Bir Blog’cu gözüyle Çeşme…

blog - cesmeEğer otobüsle gecenin 23’ünde Ankara’dan hareket etmişseniz, sabahın

6’sında Salihli ovasına varıyorsunuz. Üzüm bağları ve Salihli kenti

karşılıyor sizi. Turgutlu’ya yaklaştığınızda, üzüm bağları yerini

Zeytin ağaçlarına bırakıyor. Bornova’ya dek devam eden ve

uçsuz-bucaksız izlenimi veren yeşil deniz(ova), insana o denli

duyusal sevinçler(Hazlar) veriyor ki, ille de yazma gereksinimi

duyuyorsunuz. Bu, hazzın kalıcılığını sağlayan bir yaklaşım. Çünkü

insan, doğaya ve doğana(kendisine) bu hazzı her an yok edecek bir

saldırı içinde. Böylesi bir korku ve bu korkuyu taşımanın ayıbı

içinde, hazzı yok ettiğimizin farkında değiliz.

Otobüsün ikinci katında alabildiğine uzanan yeşilin hiç bitmeyecek

sonsuzluğunu izliyor olsanızda, bu korkuyu atamiyorsunuz üstünüzden.

Dağlar ve Tepeler gökyüzünün maviliğine payanda olmuş, yeşil örtünün

mavi çatısını oluşturmuş adeta.

Ececan mavi ve yeşilin birleştiği noktalarındaki aldatıcılığı

karşısında, sevinçle “Baba bak, denize geldik” çığlığını atması,

gözlerini yeni açmış yolcuların güne tebessümle başlamasını sağladı.

Ececan Tavan Mavi, taban yeşil halı manzara karşışısında hayli

etkilenmiş olacak ki sürekli bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yeşiy

halıya renk ve desen katan Zeytin ağaçlarını, üzüm bağlarını

gösterirken ki hali herkese adeta dinlencenin güzelliğini bir kez

daha anımsatıyor gibi, çünkü herkes Ecoş’a bakıp zor da olsa sabahın

mahmurluklarına tebessüm katabiliyorlar. Bornova yakınlarındaki

Manisa dağlarının oluşturmaya başladığı hafif rampayı tırmanarak,

yamanlar dağını teğet geçiyoruz. Bornova’yı geçip İzmir’e

yaklaşırken Üzüm bağları yerini, zeytin ağaçlarına, Zeytin ağaçları

da, daha yükseklerde yerini Çam ağaçlarına bırakıyor. Yamanlar

dağının alt eteklerinden yavaş yavaş inişe geçerken, Çam ağaçları da

sizinle birlikte aşağı inmeye çalışıyor. Ama birden Zeytin ağaçları

önüne çıkıp “Dur, Bundan sonrası benim!” dercesine Çamların önüne

atlayıp, bize eşlik etmeye başlaması, insana güzellik sunmak için

yarış içindeki doğanın hallerinden biri. Doğa’nın bu halini izlemek

Doğanlara müthiş bir duygu veriyor olması gerek, çünkü bir Doğan

olarak Doğa’nın bu yarışı bize müthiş bir sevinç ve de erinç

veriyor. Düze indiğinizde Zeytin ağaçlarının arasında birkaç çam

ağacının ürkek duruşu, Zeytin ağaçlarına rahmen düzlüğe kaçak inmiş

Çam ağaçlarının olduğunu gösteriyor. Onlara birkaç selvi ve Kavak

ağaçları da katılmış. Ürkek birlikterliğin verdiği bir hüznü

duyumsasanız da Yine de doğanın bu ürkek duruşu insanı

umutlandırıyor.

07’de İzmir’e indiğinizde, hostes’in anons sesi ile uyananlar

gözlerini oğuşturarak camdan dışarıya yöneliyorlar bakışlarıyla.

Hostes devam ediyor: “27/07/1996’da başlayan(tabi ki böyle değil.

Hostesi ben sırf tarihi belgelemek için böyle konuşturuyorum)

yolculuğumuz sona ermek üzere. Bizleri tercih ettiğiniz

için.vs.vs..Buca, Narlıdere vs.vs istikametinde gidecek yolcularımız

servis araçlarından faydalanabilirler.” Diye sonlanan reklam

arasından sonra “Yeşil” de bitiyor. Yeşil ile Maviyi, daha doğrusu

denizin doğasını ve kara’nın doğasın birbirinden ayıran, yatay ve

dikey gri kara hatlar yeşil ile mavinin yerini almış. Öylesine

devasa bir hat ki aşmanız olası değil. Her yazımda söylüyorum, bur

da da söyleyeceğim: “Denize düşseniz Karaya, Karaya düşseniz denize

çıkmanız olası değil..Kapkara devasa bir hat” Evet her kıyı

kentimizde olduğu gibi; İzmir girişinde de, gri kara beton yoğunluğu

estetikten yoksun haliyle sizi karşılıyor. Yeşil; zeytin’i, Selvisi,

Kavağı, Çamı ile esaret duvarına çarpmışçasına İzmir girişinde geri

dönmüş. Sağındaki Bayraklı ve solundaki Kahramanlar duvarı İzmir

girişinde esir koridoru oluşturmuş adeta. Bu koridordan salt Kente

ufuk çizgisi belirsiz grikara bir silüet süzülüyor. Bu grikaralık

Alsancakta yoğunlaşarak Mavi çatiyi zorlayan yüksekliğe

ulaşıyor…İşte yeşil ve Mavi’nin tum umutlarının söndüğü,

özgürlüğünün yok edilip esaretinin kurumsallaştığı kapı bu. Yeşi ve

mavinin burada girmesi yasak, ancak kozmetik duvarlarında yer

alabiliryorlar. Bu kapıdan sonra rastladığınız duvarlardaki yeşi ile

mavi asla özgür değiller. Bunların duruşu; NE TE KİM’in Devrim

sözcüğü yerine kullandırttığı İNKİLAP sozcüğü lekesi gibi duruyorlar

duvarlarda.

Karagribeton ormanındaki doğa özgürsüzlüğü

Nu yaşayıp Narlıdere’ye indiğinizde, esaret duvar yüksekliklerinin

azaldığın gözlemliyorsunuz. Narlıdere’den başlayan otoban’dan Urla

ve Çeşme’ye doğru yöneldiğinizde, artık yeşil-yeşil göğün maviliğine

bakarak nefes almaya başladığınız an doğa özgürlüğünün başladığını

hissediyorsunuz.

Otoban’ı hızla geçerken doğadaki ürkekliği yaşıyorsunuz, çünkü yeşil

ve mavinin olağanüstü birlikterliği bitecek endişesine

kapılıyorsunuz. Çünkü arkanızda sizi izleyen karagri esaret bulutu

her an sizi geçecekmiş duygusunu yaşıyorsunuz.

Ürkeklik yavaş yavaş kalksa da sakınımı(temkini) kesin elden

bırakmıyorsunuz. Narlıdere karşıladığında bir kez daha derin bir

nefes alıyorsunuz.. Tekkedağı tepesini tırmanarak Güzelbahçe’ye

indiğinizde, yeşil ile mavinin özgürlük savaşını kazandığını

görüyorsunuz. İnsan olarak bunda katkınız olsun istiyorsunuz. Çünkü

bu; doğa savaşımındaki evrensel kutsallığın en yücesi.

Sürdürülebilir doğa ve doğan yaşanırlılığının evrensel gerekliliği..

Güzelbahçe beraberinde Krızman’ı getiriyor. Yazanı ve çizeni için en

zor güzellik..Hiçbir yazar, ressam bunu sayfalarına görüntüleyemez.

Müthiş bir doğa görselliği..Marmaris’li Nitekim için bir şey

diyemem..

Ececan ile, sabahın altısında; doğayı daha rahat izleyebilmek için,

boşalan ön koltuklara geçer geçmez sormuştu: “Baba Çeşme’ye geldik

mi?” diye. Her gördüğü yeni yer için ayni soruyu tekrar eder oldu.

Belli ki sıkıldı..sıkmaya da başladı. Anladı da. Bu sefer soruyu

değiştirdi, ama içinde yine de Çeşme var: “Baba Çeşme’ye niçin çeşme

diyorlar?”. Yanıtsız bırakmıyoruz. Fakat takmış çeşmeye. Bu sefer

kendi kendine mırıldanmaya başladı: “Galiba çoook çeşme vary, çeşme

de..Gidince göyüyüm..” Etrafımızdakiler Ececan’a bakıp bakıp

gülüyorlar. Özellikle solumuzdaki bayan Ececan ile ilgilenir oldu.

Tanıştık. O da bizim gibi Ankaralı imiş(Arhavili olarak artık

kendimi Ankaralı görmeye başladım). Bu müthiş yerin adının;

Güzelbahçe-krızman olduğunu söyledi. İlk kez geldiğimiz anlayınca

her yeni yeri bize söyler oldu. Urla dedi, Alaçatı dedi, ve en

sonunda Ececan’ın istediği ÇEŞME dedi. Biz de “Oh be” dedik. Ececan

iki eliyle çocuksu alkış yaparak: “Yaşasın geldik!” çığlıkları

atmaya başladı. Füsün hanım buraların yerlisi olmuş. Çeşme-

Çiftlikköy’de amcası ile ortak villası varmış. Amcası 65’inden sonra

Çeşme’nin güzelliğine dayanamamış ve Yerleşmiş. Çeşme ve Alaçatı.

Rüzgarları ile ünlü . Fakat Çiftlikköy’de rüzgar pek rahatsız edici

değilmiş. Füsün hanım anlattıkça anlatıyor. Susacağı yok. Bir soru

ile durdurayım dedim, pişman oldum sorduğuma çünkü daha hızlı

konuşmaya başladı. Bu sefer kesmiyorum, çünkü söyledikleri ilginç,

sürekli not alıyorum. O otomatiğe bağlanmış makine gibi konuşuyor.

Daha doğrusu kumar makinesinden para döker gibi harfleri seri olarak

önüme döküyor, ben topluyorum. Güzelbahçe-Krızman bölgesinde

otobanın deniz tarafı yoğun yapılaşma içinde olmasının, kara

tarafının aksine yapılaşmaya açık olmamasının nedeni otoban imiş.

İnsanlar otoban inşa edilmezden bu bölgedeki denize sıfır alanları

işgal etmişler. Otoban olunca Çeşme’ye ulaşım süresi çok çok düşünce

yetkililer, tabi ki merkezi yönetim otobanın her iki tarafını Doğal

Sit Alanı ilan etmiş. Ve her iki tarafta da yapılaşma durdurulmuş.

Arsa fiyatları düşmüş. Nedeni yapılaşma yasağı, fakat mevcüt

yapıların fiyatı alabildiğine artmış…Alaçat’dayız. Sizi ayakta

kalmanın gururuyla Yel Değirmenleri karşılıyor. Eski ve yeni yapılar

arasından süzülerek, Çeşmeye yaklaşmaya çalışıyoruz. Ve Çeşme’deyiz.

Ececan Çeşme dendiğinde alkışlamasına karşın Çeşme’ye gelemeyişinin

sorgusunu yapmış olacak ki, geldiğimize kesin kanı getirince bir kez

daha alkış birlikte çığlığını tekrarladı. O’nun tüm sıkıntıs

Çeşme’den çok Kuzenleri Ezgi ve Hazal’a kavuşmak. Otobüs kendi özel

garajında bizi bıraktı. Sevgili baldız Nesrin ve Bacanak Meten

sönmez’in evleri hayli uzakmış. Telefon etmek için Kulubeye

yaklaşırken köşeden Metin kardeş çıkmasın mı, elindeki filelerle…

Hasretlik seronomisinden sonra, ben istirahatı düşünürken, haydin

Dalyanköy’e demesinler mi?

Metin ve Nesrin Çeşme gümrüğünde görevliler. Metin çalışıyor. Nesrin

izinli. Arabasıyla bizi Dalyanköy’e gidiyoruz. Dalyan’ın sözcük

anlamı; Balık avlama yeri..Bakalım bu Balık avlanan yerde ne var ne

var. Çünkü nesrinin dediğine göre burada yok yok, tabi ki doğa

bağlamında. Dalyanköy hem bir köy, hem de koy, ama her şeyden önce

bir balıkçı köyü ve koyu.

Bayındır inşaatın yol çalışması ve Çeşme Koy’undaki Yat İnşaatı

devam ediyor. Bu nedenle pek de içaçıcı bir görüntü yok. Tek inşa

bunlar. Konut inşası yok kadar az. Sevgili metin’e soruyorum: “..”

“Ha balık, ha deniz ne fark eder, ikisi de ayni kokuya çıkar. Keşke

öyle bir şey olsa idi. Bu bok kokusu, bok..” Evet kanalizasyon

sistemi olmadığı için foseptik kullanıldığı için, altyapı projeleri

olmadığı için, arıtma projeleri düşünülmediği için, İçin da için .

İşin özü Dünyanın sayılı kıyı kentlerinden birinde Bok kokusundan

geçilmiyor. Kıyı kentlerimizin temel sorunu. Doğal Sit Alanı ilan

edilmesinden sonra hiç değilse mevcutlarının alt yapısı doğaya zarar

vermeyecek şekilde dizayn edilse. Bu Doğal Sit Alanı yaptırımının

fazla süreceğini zannetmiyorum.

Metin ve Nesrin’in evi Terminalın hemen üstü. Aynı zamanda Çeşme

girişi. Çeşme esiyor ya, burası daha çok esiyor. Bulundukları yer

Karadağ diye geçiyor. Dağ-mağ yok. Tepe nin eteğinde evleri. Tepe

saçkıran olmuş gibi kel. Çeşme’nin çevresi Kıran dağlarının

oluşturduğu tepeciklerle çevrili. Karadağ da bunlardan biri.

Metin’in anlattığına göre tepe ormanlık değil Bağlıkmış. Rumlar’ın

göç etmeleri sırasında buralar yanmış, yok olmuş. Uzun zaman Karabağ

denmiş buralara. Karadağ olarak değiştirilmesi düşündürücü.. Metin

Çeşme ormanları yangınlarla yok oldu diyor. Anlaşılan yapılaşma

yanında yangınlaşma da Çeşme yarımadasında etken olmuş. Çeşme

yarımadası Doğal ve Tarihi zenginliklerle dolu demek yanlış. Bana

göre Çeşme, Tarih ve Doğanın açık hava müzesi zenginliğinde bir

görkeme sahip.Tarihte Ticaret merkezi ve önemli deniz üssü olarak

kullanılmış. Yat Limanı ve Otoban inşası o’nu tarihteki varsıllığına

kavuşturmaktan ziyade birilerinin varsıllığına varsıllık katma

porejeleri diyebiliriz.

DALYANKÖY/KÖSTE:

Çeşme’yi uzun-uzun anlatacağız. Biz şu Dalyan’a bir geçiverelim.

Biliyor musunz, bilmiyorum.?! Nerden bileceğim? Hepiniz yanımda

değilsiniz ki, bildiğinizi bilebileyim. Ben yine de bildiğimi

yazayım, dahası Nesrin’den öğrendiğimi:Ülkemizde iki tane dalyanımız

varmış.Birincisi tüm dünyanın “caretta caretta” kaplumbağaları ile

tanıdığı Muğla’nın, diğeri de balık restoranları ile söz edilen

Çeşme’nin Dalyanköy’ü..İzmir’e karayolundan çok yakın olan ,

Çeşme’nin bu güzel mi güzelin, köyünde, koyunda ve koynundayız.

Dalyanköy Çeşme Yarımadası’nın kuzeyinde limanı ise Top burnunun 1

deniz mili kadar güneyinde yer alıyor. Taşevleri ve portakal

bahçelerinden geçerek ulaşıyoruz. Çeşme’ye mesafesi 4 km.Yat limanı

tamamen doğal bir koy ve Nesrin’in anlattığına göre, hiçbir hava

etkilemediği için tam bir kış sığınağı. Etrafı balıkçı

lokantalarıyla dolu. Limanın iki tarafında da irili ufaklı bir çok

plaj bulunuyor. Ayayorgi ve Sakızlı bunlardan en çok bilinenleri.

Buralarda denizi ve kumunun güzelliğini anlatmak için tüm dünya

dillerinin sözcükleri yetmiyebilir. Bu nedenle tedarikli olmakta

fayda var!!?? Dalyanköy sakinliği ne zaman benim sükünetimi ve

güzelliğimi bozarlar endişesinin getirdiği bir sakinlik geldi bana.

Dalyan yörede yaz gecelerinin en gözde mekani olmaya namzet.

Yatların ve balıkçı teknelerinin, kayıkların bağlandığı doğal limanı

bir dere gibi karanın içine girmektedir. Köyün Rumlar döneminden

kalan eski evleri, sokakları oldukça iyi korunmuş durumdadır. Bazı

evlerin pansiyon olarak düzenlendiği köyün daracık sokaklarının

arasından geçip dalyana, deniz kıyısına çıktığınızda yörenin en

güzel balıkları sizi bekliyor. Bir dizi balıkçı lokantasının

sıralandığı Dalyan’da Barbaros Hayrettin ve bir de balıkçı heykeli

bulunuyor. Yaz sezonunda sık ve düzenli ulaşım sağlanıyor.

Dalyan dediğim gibi tam bir doğal sığınak .Özellikle kış

aylarında..Limanın sol başında bir denizkızı heykeli, sağ köşesinde

de bir Turgut Reis heykeli var..

Dalyanköy’ün eskiden adı “Köste”ymiş..70 li yılların sonuna kadar

kendi halinde küçük bir balıkçı köyü.. O dönem tarlalarda köylüler

tütün ekerler, çocuklar salep ve nergis toplarlarmış..Tüm yazlık

yerlerimiz gibi ileriki zamanlarda bir beton yığınına dönüşmez

inşallah. Çünkü ülkenin elitleri tam anlamıyla keşfetmemişler

burayı.

Dalyanköy’lü Nezir’in destansı öyküsününü Nesrin anlattı bize. Nezir

sarışın ve yağız bir köy yakışıklısı.Sağır ve dilsiz, iri kıyım,

güçlü kuvvetli, yoksul bir genç..Kışın tarlada ve kamyonlarda

çalışıyor, bahar ve yaz aylarında balıkçılık yapıyormuş..60lı

yılların başında bir rum aile Sakızdan Köye gelmiş. Ailenin kızı

Tinike Nezir’e aşık olmuş. Nezir’de Tinika’ya.. Gözleriyle ve

davranışlarıyla bu sağır ve dilsiz gence aşkını hissettirmiş güzel

rum kızı. Sakız’a dönmüş.Nezir’i unutamıyor. Nezir’de o’nu. Nezir

sandalla Sakıza kaçıyor.Yunanlılar onu casus diye yakalamışlar ve

iade etmişler. Tarlasında bir kule yapmaya başlamış..Kule giderek

göğe yükselmiş..Kulelerin en uzunu olmuş..28 metre..Ta tepesinden

Sakızı görmeyi hayal edermiş Nezir…Sonra bir kayık inşa etmiş, 14

m uzunluğunda..Tekrar Sakıza kaçıp aşkına kavuşmak için..Böylece

yıllar geçmiş.Nezir yapamamış istediklerini..Yaşamında hiç

evlenmemiş..Birgün bisikletiyle köye gelirken de trafik kazasında

hakkın rahmetine kavuşmuş..O öldükten çok sonra köye Sakız’dan gelen

orta yaşlı bir bayan Nezir’in boş kulesine bir anahtar, bir kilit ve

bir demet kır çiçeği bırakmış ”Ben de seni çok seviyorum. Aşkların

en yücesine..” diye mırıldanarak ordan uzaklaşmış.

Dalyanköy’de denizin zevki de bir başka..Aya Yorgi var..Kocakarı

plajları var..Sakızlıkoy var.Aya Yorgi hiç rüzgar almayan nefis bir

koy.

SAKIZLIKOY:

Genelde, Dalyan’da Karadeniz Kökenlilerin yaşadığını öğrendim. Hayli

ilginç geldi bana. Sanki Karadenizlinin denizi yoktu da buralara

gelmişler. Denizin hem de karası karadenzde..Nezir’in kahvedeki

resmine bakmak için, aslen Trabzonlu olan ama tamamen yöre aksanını

almış yaşlı bir amca ile konuşuyorum. Nezir’in destanına o da

değiniyor. Köyün bana çok entersan bulduğum bir geleneğinden söz

etti. Nişan Balığı. Böylesi bir gelenek bizim Karadenizde pilmiyurum

pen(Bu gerçek Lazların, yani benim aksanım değil. Bu Trabzonlu ve

Rizelilerin aksanı. Trabzonlu Keldüm der, Rizeli Celdum der…İşte

öyle bir şey) Genelde karadeniz kökenlilerin yaşadığı köydeki

geleneklerden biri olduğunu söylüyor ama nerden edindiklerini

bilmiyor. Nezir’in atalarından mı, Rumlar’dan mı, yoksa Trabzon’dan

mı taşıdıklarından haberi yok.Geleneksel nişan balığı şöyle:

“..Nişan yapacak oğlan evi tarafından büyük bir balık avlanır(Belli

ki büyük balık avlanıncaya dek beklemek var). Çupra, istavrit ya da

levrek olabiliR. Oğlan evi tarafından süsleniyor, balığın üstüne

parlak kağıtlarla kız ve oğlanın isimlerinin baş harfleri çeşitli

motiflerle işleniyor.Süslenen balık bir tepsiye konuyor ve kız evine

gönderiliyor.Kız evi de bunu pişiriyor ve bir parçasını oğlan evine

gönderiyor.” Eeee Dalyan burası. Yani “Balık avlama yeri” Burada

yaşanmayacak da nerde yaşanacak balık fantezileri. Burada yaşanan

her şey güzel. Doğası, Doğanı, İçinden babamız çıksa yediğimiz Deniz

ve Balığıyla, her şey güzel..

Çeşme müthiş bir güzelliğe sahip, ah şu müthiş rüzgari olmasa.

Kendisini İzmir’e bağlayan ve sırasıyla üçkuyular, güzelbahçe, urla,

karaburun, zeytinler, alaçatı ve çeşme çıkışları bulunan yaklaşık 80

km uzunluğunda otoban’a sahip bir Çeşme..

29 km`lik Çeşme kıyı şeridi boyunca göreceğiniz birbirinden güzel

plajların her birinden ayrı bir keyif alıyorsunuz. Tertemiz denizi,

eşine az rastlanır yumuşacık kumsalları ve bunaltmayan güneşiyle

kucaklar sizi. Ve zengin deniz aktiviteleriyle bir harika Çeşme,

hepsini önceden düşünmüş ve her bir plajını farklı bir alternatif

olarak hazırlayıp hizmetinize sunmuştur sanki

DalyanKÖY ve Sakızlı koy’unu yazmıştık. Şimdi sıra diğerlerinde:

ILICA :

2 Km`ye yakın uzunluktaki geniş ve beyaz kumlu

plajları, nitelikli konaklama tesisleri ve termal olanaklarıyla

Çeşmenin en büyük ve popüler turizm merkezidir.

Deniz`in içinden kaynayan sıcak termal suları, ılıca plajını ve

yöredeki diğer plajları büyük birer termal havuz haline getirir.

Ilıca`daki büyük, küçük konaklama tesisleri, yoğun bir turist

kapasitesinin ihtiyacını karşılayabilecek durumdadır. Ilıca`nın

önemini arttıran en önemli husus, termal olanaklarıdır. Birçok

küçük, otel ve pansiyonlarda bile kaplıca suyu vardır. Çeşme

plajlarının ve özellikle ılıca plajının en önemli özelliklerinden

biri de, kıyıdan denize doğru yaklaşık yüz metrelik bir şeridin

insan boyunu geçmeyecek derinlikte olmasıdır. Sığ sularda, özellikle

termal kaynaklarla beslenen sularda ultraviyole ışınlarının insan

sağlığına çok daha fazla yararlı olduğu bilimsel bulgularla

kesinleşmiştir. Bunların yanı sıra , bu plajlardan çocukların

yararlanma olanakları, sağlık ve can güvenliği bakımından

elverişlidir.

BOYALIK KOYU :

Yaklaşık 5 Km. uzunluğunda çok güzel plajlara sahip bir koydur.

Ilıca plajının karakteristiklerini gösteren bu koy, bugün Çeşme`nin

en hızlı gelişen turizm alanlarından biridir. Koyun orta kısmında

yer alan Kalem Burnunun karayla birleştiği yerde, yapıldığı yıllarda

Türkiye`nin en büyük ve en modern konaklama tesislerinden biri olan

ALTINYUNUS TATİL KÖYÜ ve Marinası bulunmakta olup köyün tüm doğal

zenginliklerini turistin hizmetine sunmaktadır. Bu koyun kuzey

rüzgarlarına kapalı en sakin plajı SAKİN DENİZ (Ayayorgi) plajıdır.

Kıyısındaki lokantaları ve kamp yerleriyle gerçekten sakin ve

dinlendirici bir köşedir.

ŞİFNE-BÜYÜK LİMAN-PAŞA LİMANI : Ilıca plajı merkez olmak üzere

kuzeydoğu yönünde Şifne`ye kadar uzanan kıyı bandı, güzel plajları

ve kaplıcalarıyla değerli bir merkez oluşturur. Büyük Liman, Paşa

Limanı koyları, turistik tesislerin, kamp alanlarının ve toplu

yazlık konutların toplandığı bir yerdir. Şifne, kaplıcalarıyla ünlü

bir merkez olup, çok sayıda temiz ve düzenli pansiyon hizmet

vermektedir. Ilıca merkezine yaklaşık 5 Km. uzaklıktaki bu önemli

turizm merkezine ulaşım Ilcadan sağlanır.

ILDIRI :

Antik Erythria kentinin bulunduğu Ildırır ve yöresi, doğal plajları

ve kamp alanlarını bakımından kampçılar için ilginç, bir yöredir.

Çeşme ilçe merkezine 22 km. Ilıca`ya 15 km. uzaklıktaki bu tarihi ve

doğal zenginliklere sahip yöreye ulaşım Şifne`den sonra stabilize

bir yolla yapılmaktadır.

ÇİFTLİKKÖY VE PIRLANTA PLAJI :

Çeşme ilçe merkezinin güney ve güneybatısında yer almaktadır. Bu

yörenin en önemli plajları PIRLANTA-TURSİTE ve ALTINKUM plajlarıdır.

Kaliteli Motel ve pansiyonlarıyla çok sayıda turisti ağırlayabilecek

kapasiteye sahiptir. Ayrıca kamping yapmak için uygun alanlar

vardır. Çeşme bölgesinde hakim olan kuzey rüzgarlarına kapalı

bulunan bu plajlar, Çeşme ilçe merkezine yaklaşık 10 Km.

uzaklıktadır.

ÇATAZMAK PLAJI :

Ulaşım Çeşme ilçe merkezinden sağlanır. İlçe merkezine uzaklığı 5

km.`dir.

EŞEK ADASI :

Eski adıyla “GONİ” olarak bilinen günümüzün Eşek Adası Çeşme`den

yatlarla bir saat uzaklıkta, temiz koyları ve konuksever eşekleriyle

günübirlik yat gezintileri için ideal bir yerdir. Doğal konumu

itibariyle kuzey rüzgarlarına kapalı olan koylarında sualtı ve su

üstü sporları yapmaya çok elverişlidir. Adanın tamamı maki ile

kaplıdır ve üzerinde yaşayan eşeklerin yaşayabilmesi için rüzgarla

çalışan bir tatlı su kuyusu bulunmaktadır. Bahar aylarında yolunuz

düşerse sizleri yaban nergisleri, katır tırnakları ve kekiklerin

sarhoş eden kokusuyla karşılaşırsınız. Ada tamamen turistik amaçlara

hizmet etmekte olduğundan ve Milli Parklar kapsamında olduğundan

gece konaklaması mümkün değildir. Adanın hemen yanında bulunan

Karaada, doğal bir akvaryum görünümünde olan Mavi Koy sizi büyüleyen

bir uğrak yeri olacaktır

Ececan Çeşme’yi sayıklarken “Heyhal çok çeşmesi vay, o’nun için adı

Çeşme” diye mırıldanmıştı. Bu Ececan’ın çocuksu doğrusu doğru

olanmış. Çünkü Çeşme’nin tarihi dokusu içinde ÇEŞMELERİN büyük yeri

var.

Sırasıyla tarihi dokusuna bir dokunalım:

ÇEŞMELER :

Çeşme’nin tipik Ege mimarisi özelliklerine sahip pek çok yapısının

yanısıra, adını aldığı Osmanlı dönemi çeşmeleri de, bu mimari

zenginliğe ayrı bir değer kazandırır. İlçe merkezi planında yerleri

belirlenen bu çeşmelerden Anonim Çeşme 1792 yılında, Kaymakam adlı

Çeşme de 1829 yılında yaptırılmıştır.

KALE :

Çeşme kalesi, 1508 yılında Osmanlı Padişahı 2. Beyazıt tarafından

deniz kıyısına yaptırılmıştır.. Sonraki yıllarda denizin

doldurulması sonucu bugünkü halini almıştır. Kale ve Liman, ticaret

ve savaş gemilerini kötü hava koşullarına ve düşman saldırılarına

karşı korumaktaydı. Kalenin güney kapısı, Osmanlı mimarisinin bütün

özelliklerini taşımaktadır. Kale içinde müze mevcut olup, müzede

Ildırı (Eritre)’den çıkarılan arkeolojik eserler sergilenmektedir.

KERVANSARAY:

1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan iki katlı

kervansaray, tipik Osmanlı dönemi kervansaraylarından biridir. Bir

benzeri de Kuşadası’nda (Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı) bulunan

yapının mimarı Ali Pabuççu’nun oğlu Ömer’dir. “U” biçiminde bir

plana sahip olan yapının ortasında geniş bir avlu, bu avlunun

çevresinde de dükkan, depo ve odalar yer almaktadır. Bir veya birkaç

merdivenle birinci kata çıkılır, burası da biçim bakımından zemin

katına benzer. Yolcular özellikle yabancı tüccarlardır. Bunlar

oralarda ya hayvanlarıyla geceyi geçirebilecekleri bir konut veya

şehirlerde mallarını koyacak ve satacak bir yer bulurlar.

Kervansarayın restorasyonu tanımlamakta olup, otel olarak günümüzde

hizmet vermektedir

TÜRBELER :

18. Yüzyıla ait altıgen planlı bir türbedir. Osmanlı türbe

mimarisinin temel karakteristiklerini yansıtmaktadır. İlçe merkezi

planında yeri belirlenmiştir.

CAMİLER :

Camilerin tümü 19. Yüzyıla aittir. Bugün kullanılmakta olan bu

camilerden Hacı Memiş Camii 1832 yılında, Hacı Mehmet Camii 1842

yılında inşa edilmiştir.

ÇEŞMEKÖY :

“Eski Camii” olarak da anılan yer, Çeşme ilçe merkezinin 2 Km.

güneyindedir. Bizans egemenliği sırasında 1. Kılıç Arslan`ın

kayınpederi Emir Çaka, yarımadayı ele geçirince, 1081 yıllarından

Çeşme`ye gelmiş ve Oğuz Boylarından gelen Türkleri bu merkeze

yerleştirmiştir. Halen bir cami kalıntısı ve geniş mezarlığıyla 11.

Yüzyıl Türk yerleşmelerine ait ilginç bir örnektir.

Çok değil bundan kısa bir süre önce Çeşme, neredeyse sadece deniz

tutkunlarının bildiği, uğradığı ufak kendi halinde küçük bir balıkçı

kasabasıydı. Yeşille mavinin bu derece içiçe geçmişliği bu şirin

beldeyi bir tutku haline getirdi.Sıcak su kaynaklarıyla, güneşiyle,

kumsalleriyle Çeşme bugün bir turizm cenneti.

Korkum şu ki; önümüzdeki yıllarda Bodruma seçenek gösterilip,

görgüsüz sosyetelerin mekaninına dönüşmesi(28 Temmuz 1996). İşte o

zaman, hiçbir zaman dinlemediğim Ferdi Tayfur’un türküsünü dinlerim

gibime geliyor:

susadım çeşmeye varmaz olaydım

elinden bir tas su içmez olaydım

yolum düştü köyünüzden geçmez olaydım

gelmez olaydım, güzel yüzüne bakmaz olaydım

……… Felaket tellallığın bırakıp biz Çeşme’nin tarihine bir göz

atalım:

İlk çağda CYSSUS adıyla bilinen Çeşme, Anadolu’nun Batı kıyısında

MÖ.1000 yıllarında tahmin edilen 12 İyonya kentinden biri olan

Erythrai (ERİTRE)’nin Ildırı İskelesiydi.Bu nedenle Çeşme’nin tarihi

ile bir arada ele alınması gerekir. Erythrai, Çeşme merkezine 27 Km.

uzaklıkta küçük adacıkları olan güzel bir koyun üzerinde

kurulmuştur. Arkeolojik kalıntılarda M.Ö. 3000 de Erythoros

yönetiminde olan kolonistler tarafından kurulduğu

anlaşılmaktadır.Bugün arkeolojik ve turistik yönden büyük önem

taşıyan ERİTRE, MÖ.7. ve 8. Yüzyıllarda büyük bir iktisadi güce

sahip olmuştur.Bu dönemde kent, Doğu Akdeniz ve özellikle Kıbrıs ile

ticari ilişkilerde bulunuyor ve (CHIOS) -SAKIZ adası ile birlikte

esir ve şarap ticaretini elinde tutuyordu. ERİTRE, önce LYDIA

(LİDYA), sonradan perslerin saldırısına uğrayıp büyük ölçüde zarar

görmüş, MÖ.14.yüzyılda ise yeniden zengin bir devlet olmuştur.

MÖ.2.yüzyılda kent , Bergama krallığına , daha sonra da Roma

İmparatorluğuna bağlanmıştır. Romalılar zamanında Çeşme yöresi

CYSSUS adını almıştır.Roma imparatorluğu ikiye bölününce Bizans

topraklarında kalan ERİTRE, önemini kaybetmiş, özellikle Put’a ve

çok Tanrılı dinlere karşı olan inancın güçlendiği dönemde, kentteki

antik yapıların çoğu yıkılıp yakılmıştır.

Ortaçağda Bizans İmparatorluğu’na bağlı olan ERİTRE ve Çeşme Yöresi

ilk olarak ÇAKA BEY zamanında Türklerin eline geçmiştir.M.S. 1081 de

Birinci Kılıçaslanın kayınbabası ÇAKA BEY tarafından Selçuklular

devrinde KLOZEMENE yarımadası ele geçirilmiştir. Osmanlılar

zamanında Yıldırım Beyazıt tarafından yeniden Osmanlı

İmparatorluğu’na bağlanan kent Türk egemenliğine girdiği 1336 dan

sonra Erythrai, Erythre, Rhtrai Lythri şeklinde değişiklikler

gösteren bu yerleşme yeri, 1402 Ankara Savaşından sonra Timur

tarafından tekrar Aydınoğullarına bağlanmış, 1422 yılında yeniden

Osmanlılara geçmiştir. 16.y.y.`dan sonra İlderen ve Ildırı halini

almıştır. Birinci Dünya Savaşından sonra yurdumuzun paylaşılmasıyla

Çeşme Yunanlılar tarfından işgal edilmiş, fakat Kurtuluş Savaşı’nda,

Fahrettin Altay Paşa birlikleri tarafından, 16 Eylül 1922’de düşman

işgalinden kurtarılmıştır.

Erythrai`den çıkarılan taşınabilir eserlerin tümü İzmir Arkeoloji

Müzesindedir.

Çeşme günümüzde denizi ile gündemde. Tarihte de Denizdeki

savaşlarıyla. Ve Çeşme deyince Kârhaneciler(Burada antrparantez

açtım bile. Çünkü her şeyin, her kesin bir anda anlamı kayan

ülkemizde, bu kelimenin de anlamı kayabilmektedir; aynen bu

kelimenin kaydığı gibi . Halbüki sözcüğün anlamı “İş yeri” dir );

börekçisi, Pidecisi, Ötelcisi diye sıralar ama Çeşme deyince;

elbetteki ‘Çeşme kendisiyle ünlü’ diyeceğiz öncelikle, doğa

zenginliği nedeniyle. İşte bu ünlüyü oluşturan dokuları sıralarsak;

Başta çeşme Kalesi, Altın Kum sahilleri, rüzgari, boy vermeyen ama

mavinin anlatılmaz tonuyla zevk veren denizi, Ilıcası, bana göre

sivrisineksizliği. Ama bir ünlü var ki o’da CEZAYİRLİ HASAN PAŞA.

Bakmayın Cezayirli denmesine, hemşehrim ve meslekdaşım olur. Şaka

bir yana gerçek şu ki; Kafkas kökenlidir ve de Mühendislik okulunun

temelini atan kişidir. İşte ben bunu en başa oturturum Çeşmenin

ünlüleri arasında.

Çeşme’nin güzelliği değil, Rüzgarı başına bela idi.Hiç aklınıza

gelir mi Rüzgarın savaşa sebep olacağı? Tarihte de rüzgar nedeniyle

savaşan iki devlet Osmanlı ve Rustur diyebiliriz. Bilindiği gibi;

Çeşme’nin çok eski zamanlardan beri var olan önemi, kürekle hareket

edebilen kadırga ve çektirmelerin yerlerini sadece yelkenle

seyredebilen büyük kalyonlara terk etmelerinden sonra daha da

artmıştı. Çünkü; sabit donanımlı(arma) dörtgen şekilli büyük

yüzeylerden oluşan yelkenlere sahip ve kabasorta diye tanımlanan

gemiler için devamlı aynı yönden esen “Ticaret rüzgarına sahip

Çeşme, yani istikrarlı ve kuvvetli rüzgarı olan Çeşme Ruslar için

çok önemliydi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun güç kaybetmeye

başlamasıyla, Venedik donanmasının iki de bir Çanakkale Boğazını

kapaması ve Osmanlı donanmasını dışarı bırakmaması nedeniyle, Çeşme

Limanı daha da önem kazanmıştı. İmparatorluğun çeşitli yerlerinden

gemi ve askerler Çeşme’den istenilen yerler kolaylıkla

seyredilebiliyor. Çeşme’de tutulan birkaç kalyon Boğaz ağzından

Venedikleri kovalamakta etkili oluyordu. Gene tahıl ve diğer zirai

ürünlerin Avrupa ülkelerine gönderilmesi de Çeşme limanı

aracılığıyla ucuz ve emin şekilde mümkün oluyordu.

Tüm bunlar savaş nedeniydi. İşte “5 Temmuz 1770 Çeşme Deniz Savaşı”:

1770 yazında Sakız ve Çeşme önlerinde beliren Ruslar Türk ve Rum

halklarını şoke etmişti. Pek çok Rus askerlerinin kalabalık

filolarla Ege kıyılarına ve adalarına çıktıkları söylentisi

yaygındı. Özellikle Rus taraftarı provokatörlerin de abartısıyla

giderek halk arasında endişe ve huzursuzluk yaratmıştı. Osmanlı

ahalisi Rus tehdidinin olsa olsa Karadeniz yönünden gelebileceğini

bunu da Azak kaleleri, sonra İstanbul ve Çanakkale boğazında

engelleyebileceğini düşündüğü için Rusların birdenbire ortaya

çıkmalarına inanmakta zorluk çekmişti. Peki ama Ruslar Karadeniz’den

ve Boğazlardan görünmeden nasıl Ege’ye gelmişlerdi? Ruslar

Egedeydiler. Bu olay sadece Müslüman ve hrıstiyan Osmanlı tebasının

değil Babıali’nin de şaşkınlığına yol açmıştı. Fransızlar

zaman-zaman Osmanlıyı Rusların filo hazırlığı içinde oldukların

konusunda uyarmış, fakat Osmanlı bunu ciddiye almamıştı.

Petro’nun ölümünden önce önerdiği, Boğazlardan geçip sıcak denizlere

açılma ve Osmanlı İmparatorluğunun ortodoks teb’asını ayaklandırarak

İmparatorluğu zayıflatma stratejisi Ruslar tarafından başlatmak için

önce Mora halkı ayaklandırılmış başaramamıştı. Donanmanın ve adalar

denizi harekatı verilen operasyondan amaç; Çanakkale Boğazını

zorlayıp Marmara’ya çıkmak oradan da İstanbul’a saldırmaktı. Ancak

bu arada Ege’ye çıkmış olan Osmanlı donanmasını ortadan kaldırmak

gerekliydi. Donanma, boğazlardan geçmeye en büyük engeldi. Kaptanı

Derya Hüsameddin Paşa tarihte Rus donanmasına karşı etkin olamamış

başarısız komutandı. İşte bu noktada Cezayirll Hasan Paşa efsanesi

devreye giriyor. O tarihte Hüsamettin Paşanın emrinde olan Cezayirli

Hasan beyin (sonradan Paşa unvanını almış ve Kaptan-ı Derya

olmuştur.) atak bir yaklaşımla Rus filosuna saldırmak istiyor fakat

engelleniyor..

Osmanlı donanmasının 5 Temmuz günü bugün Damlasuyu adı verilen

mevkide yarların altında kıyıya birkaç gomina((185.2 metre-deniz

milinin onda biri) mesafede iki sıra olarak demirlendiğini savlarlar

tarihçiler. Fakat Cezayirli Hasan bey komutasındaki Burc-u Zafer;

dokuz ay önce çok iyi cins ağaçlardan yapılmış, iyi donatılmış ve

bazı kaynaklara göre 90 bronz topla silahlandırılmış savaş sınıfı

ihtişamlı gemi(kalyon) en deneyimli ve becerikli olanıdır , Osmanlı

filosunun diğer gemilerine oranla.

Rus filosunda İngiliz Amiral öncülük yapıyor. Bunu HAZMEDEMEYEN Rus

komutan filonun önünde bulunan Evropa adlı kalyonun arkasından

Burc-u Zafere saldırıyor ve ateşini çok yaklaşıncaya kadar tutuyor.

Amacı çok yakından yapacağı bir savlo (sancak cekmek icin kullanilan

1, 5 burgatalik/parmak ince halat.) ile Türk gemisinin işini bir

defada bitirmek. Ancak Demir haladı üzerine pürmeçe(Permece’dir ve

yedek halat demektir) tutmak suretiyle borda(geminin üstü) toplarını

Rus Amiral gemisine çevirip beklemekte olan Cezayirli Hasan Paşa,

onlardan önce ateş komutu vererek geminin armasının büyük kısmını

tahrip ediyor manevradan aciz duruma düşen gemi sürüklenerek Osmanlı

gemisinin üzerine düşüyor. Türk ve Rus, asker ve gemicileri şiddetli

bir çarpışmaya başlıyorlar, bir süre sonra bir rivayete göre Rus

gemisinin tutuşan direği, bir başkasına göre Burc-u Zafer’in direği

rus gemisinin cephaneliğinin üzerine düşüyor ve infilak ederek 800

kişiyle beraber batıyor.

Ancak bahse konu Adalar denizi harekatının karanlık ve pek iyi

bilinmeyen yönleri de var

Netice itibariyle Yevstafiy tüm gemicileri ve askerleri ve ayrıca

Mora’ dan gemiye binen bir bölük süvari askeriyle birlikte havaya

uçtu. Amiral Sprıdov ise on altı subay ve astsubay birlikte

infilaktan birkaç dakika önce gemiden ayrılmış bulunuyordu.

Yevstafiy’in üzerine düşmüş olduğu Burc-u Zafer’in demir haladına

kaloma(demir atmış bir geminin zincirinin su içinde kalan kısmı…)

vererek Rus gemisinin çatmasını(hukukta gemilerin çarpışmasına

verilen ad.) hafiflettiğini olayın şahitleri anlatıyorlar. Ancak bu

yetmemiş olmalı ki Osmanlı filosunu öncü gemisi demir yerinden

koparak sürüklenmiş ve 600 -700 metre güneyde bir buruna oturarak

kısmen yanmış ve batmış bugün battığı yerde hala sert ağaçtan

yapılmış kalıntıları durmakta

Rus gemisinin batması ve Burc-u Zafer’in tutuşup karaya oturmasını

takip eden dakikalarda Osmanlı donanmasının paniğe kapılıp Çeşme

limanın içine kaçtığını ve üst üste bir şekilde demirledikleri

savlanır. Ruslar ve İngilizler 6 Temmuz günü Çeşme’nin içine kaçan

Osmanlı donanmasının yok edilmesi için bir plan tasarlarlar. 6

Temmuzu 7 Temmuz a bağlayan gece üç ateş kayığını(Yangınlarda

kullanılan ince, uzun, 3 veya 4 cift kurekli kayık) esmekte olan

kuzey rüzgarından faydalanarak limana doğru yolladılar. Kayıklardan

birine bir Rus teğmen diğer ikisine İngiliz subayları kumanda

etmektedirler. Bu üç kayıktan bir tanesi hedefine erişip deniz

suyuna karşı yağlanıp ziftlenmiş bir kalyonu tutuşturunca üst üste

durumdaki gemilerinde tutuşmaları gecikmedi. Birbiri akasına tutuşan

cephaneliklerin infilakları ortalığı cehenneme çevirdi.

Savaş ilginçliklerle dolu. Yukarıda Bizimkiler Rus Donanmasını

Karadeniz’den beklerken, Rus Donanmasının Batlıktan İngilizlerin

yardımıyla Akdeniz’e inmesine ve Mora’yı alıp Rumları isyana

katmalarına değinmiştik. Bu savaştaki zafer Rusları o kadar

etkilemiş ki; Kont Orlov sonradan Ceşmenski yani Çeşmeli adını bile

alabilmiş. Sanki zaferi kendi kazanmış gibi. St. Petersburg

yakınlarında Çeşme Kilisesi, Çeşme Hamamı, Çeşme Kilisesi olduğunu,

o dönem inşa edilen Rus gemilerine Çeşme adı verildiği savlanır.

Çeşme Deniz Savaşı Osmanlı Donanması açısından önemli bir kilometre

taşı niteliğindedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern anlamdaki ilk

ilim ve bilim yuvalarından olan Deniz Harp Okulu’nun temellerinin

atılmasına neden olduğundan, herkes tarafından bilinmesi ve

dikkatlice incelenmesi gerekir.

Çeşme Deniz Savaşı , tarihimize “Çeşme Faciası” diye geçer. Çünkü;

Meydan larousse, Anabritanıca ve Büyük larousse ansiklobedilerden

faydalanarak değindiğim gibi; , 1770 yılının 6 temmuz gecesi , Rus

donanmasının gerçekleştirdiği baskınla , Osmanlı deniz gücü tümüyle

yok edildi. Fakat şu gerçeği de unutmamak gerekir, tarihçiler: Çeşme

Deniz Savaşı Osmanlı Donanması açısından önemli bir kilometre taşı

niteliğindedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern anlamdaki ilk ilim

ve bilim yuvalarından olan Deniz Harp Okulu’nun temellerinin

atılmasına neden olduğundan, herkes tarafından bilinmesi ve

dikkatlice incelenmesi gerektiğini söylerler.

Çeşme tarihi ile özdeşleşen iki kişi var Birincisi; 1071 yılında

Aandolu`yu yurt haline getirme girişimlerine başlayan Türkmen

Beylerinden ÇAKA BEY, diğeri isi yakın tarihte cesareti ile ün

salmış olan CEZAYİRLİ HASAN PAŞA:

“Hasan Paşa 1720`de Gelibolu`da doğdu. Köle idi. Sonradan efendisi

tarafından azad edilen Hasan Paşa, onun verdiği bir miktar sermaye

ile, yiğitlerin şöhretini duyduğu Cezayir`e gitmek için yola çıkmış.

Yolda gemileri Düşman gemisiyle çatışmaya girince Hasan Paşa, çok

genç olmasına rağmen düşman gemisine sıçrayıp büyük bir cesaretle

cenge katılmış. Geminin mürettebatından on beş kadarını tek başına

öldürdükten sonra, diğerlerini geminin ambar ve kamarasına kapatarak

gemiyi ele geçirmişti. Hasan Paşa`nın bu cesareti o zamanın Cezayir

dayısı tarafından pek takdir edildiğinden, gemi kendisine verilerek

Dayılar( cezayir, tunus, vetrablusgarb’da merkezden gönderilen

osmanlı eyalet beylerbeylerinin etkinlikleri yok olduktan sonra

ortaya çıkan ve yönetime yerleşen yerel egemenlerin seçtiği

yöneticiler) arasına katılmıştır. Kısa zamanda şöhrete ulaşarak

Cezayir’deki Tlemsen şehri Beyi olan Hasan Paşa, Cezayir`deki

dayıların hasetliğine maruz kalıp, hayati tehlikeye düştüğünden

İspanya`ya geçmiş.

İstanbul`a dönen Hasan Paşa, Cezayir`e gitmeden önce yeniçeri

ocağına yazılmış ve Belgrad seferinde büyük başarılar göstermiştir.

Kendisi denizciliği ile meşhur olduğundan kaptanlar sınıfına

alınarak, bir de gemi verilmiştir. 1770`de MİR-İ MİRANLIK(Askeri

beylik) payesi verilerek kaptan olmuş ve Limni adasını

Hırıstiyanlardan alıp “GAZİ” ünvanını almıştır. Aynı sene içinde

vezir olan Hasan Paşa, Kaptan-ı Derya tayin olmuştur. Daha sonra

boğaz muhafızı, sonra da Anadolu eyaleti ve Rusçuk Seraskeri (savas

ve asker isleri bakani ) oldu. 1786`da Sadaret(basbakanlik)

kaymakamı olan Hasan Paşa, iki sene sonra Kaptan-ı Deryalıktan

azledildi. Hasan Paşa Kaptan-ı Derya(oramiral) olduğu senelerde 1768

Türk-Rus harbi baş göstermişti. Rusların Akdenize gönderdikleri

Baltık donanması önce Osmanlı donanmasıyla çarpışmış, ama bu

çarpışmada kesin sonuç alınamamıştı. Ege kıyılarına yakın KOYUN

ADALARI civarında yapılan ikinci bir savaşta asıl muharebe Hasan

Paşa`nın kalyonu ile Rus Amirali Sipiridov`un gemisi arasında

olmuştur. Hasan Paşa ile otuz kadar yiğit Rus gemisine geçmiştir.

Düşman gemisinde yapılan kahramanca çarpışma esnasında yaralanan

Hasan Paşa, tekrar kendi gemisine geçmiştir. Bu beklenmeyen baskın

ile şaşkına dönen Moskoflar telaşa kapılarak kendi cephaneliklerini

ateşlemişler, ateş Türk gemisine de sıçrayınca her iki gemi de

yanmaya başlamıştı. Türk yiğitleri de kıyıdan gönderilen bir kayıkla

kurtarılmışlardı. Hasan Paşa`ya gösterdiği kahramanlık sebebiyle

kendisine Kaptanlık ve Beylerbeyliği(sancak beylerinin-valilerin

başı) verilmiştir. Hasan Paşa`nın ikinci Kaptan-ı Deryalığı 15 yıl

sürdü. Bu süre içinde pek büyük hizmetlerde bulunan Hasan Paşa,

Suriye ve Irak`ta baş gösteren Tahir Ömer isyanını bastırmış, daha

sonra 1787 Rus-Avusturya harbinde Yılan Adası savaşına katılıp, Rus

donanmasını mağlup etmiştir. Ertesi yıl İsmail önünde de Rusları

hezimete uğratarak başarı kazanmış, bu başarısı üzerine

Sadrazamlık(Başbakanlık) payesi verilmiştir. Hasan Paşa`nın bu

görevi 3 ay sürmüştür; 1790 senesinde vefat etmiştir. Hasan Paşa,

yürüttüğü devlet hizmetleri yanında birçok hayır eserleri de

bırakmıştır. İstanbul tersanesinde bir kışla yaptıran Hasan Paşa,

Midilli`ye çeşmeler yaptırdı. Bakla`da yine çeşme, Vizne`de cami,

hama ve üç çeşme, Midilli`de Paşa köşkü ve büyük mermer havuz ve

Limni, Sakız, İstanköy adalarında çeşmeler yaptırdı.Bence en büyük

hizmeti: bugünkü İstanbul Teknik Üniversite’nin, dahası

Mühendisliğin temelini atmasıdır. Şöyle ki “1773 senesinde,

haliç’te, tersane-i amirenin darağacı semtinde, büyük maçunanın(Ağır

yük kaldırma makinesi) bulunduğu mahalledeki bir gözde, tersane

hendesehanesini(mühendishane) kurmuştur. Burası 1784′te

mühendishane-i bahri hümayun(Deniz Harp Okulu), 1795′te

mühendishane-i berri-i hümayun(Kara Harp Okulu), 1883′te hendese-i

mülkiye mektebini doğurmuş ve istanbul teknik üniversitesi, deniz

harp okulu ve yüksek denizcilik okulunun kuruluşlarına ön ayak

olmuştur-ekşi sözlük”

Hasan Paşa`nın en büyük özelliği, kendisine alıştırdığı bir aslanı

daima yanında gezdirmesiydi. Çeşme Kalesi önündeki Aslanlı heykeli

turistlerin en büyük ilgi odağı.

1996 Temmuz’unun 29’u. Dün başlayan ve hala devam eden bir yangından

söz edeceğim. Önce gazetelerdeki haberi veyeyim: “Türkiye’nin iki

önemli turizm merkezi, orman yangınlarıyla cehenneme döndü.

Kuşadası’ndaki yangin Dilek yarımadası Milli parkını tehdit ederken

Marmaris’teki yangın da Datça yarımadasına doğru yayılıyor. 2000

Hektarlık alan kül oldu. PKK’da Osmaniye’de orman

yaktı(Milliyet-29/7/1996)”

Son tümce düşündürücü geldi bana. Yani PKK’nın orman yakması

tümcesi. Bu bana sevgili Metin’in söylediği; Çeşme’de azınlıkları

göçe zorlayan Orman ve Bağ alanlarının yangınını çağrıştırdı.

Aslında, “Ormanı yakan kim ? sorusunun yanıtından önce ormanı yakmak

kendimizi yakmak olduğunu öğrenmemiz gerekir. Ne olursa olsun, hangi

nedene dayanırsa dayansın doğayı yakmak, doğanı, yani kendimizi

yakmamızdır. Bunu fark edemeyişimizin zavallılığını atamadığımız

sürece hem kendimizi hem doğamızı yok etmeyi sürdüreceğiz. Gazetinin

bir başka köşesinde, bir başka yok oluşu okuyorum. Evet zülfü

Livaneli’nin “Ölümden Yaşama Dönüş” başlıklı köşe yazısını. Ölüm

oruçlarında ölen gençleri ve olayları yazıyor. Ölen

gençlerden-Adalet bakanı Şevket kazan’ın : “ Gizli örgüt

itirafçılara zorla ölüm örücü tutturuyor. Örgüt’ün faksı ve de cep

telefonları bile var..Cezaevleri gizli örgütlerin adeta eğitim

alanı..Bunlara müdahale edeceğiz, ilk müdahalelerde olduğu gibi yine

en az 50 kişi ölebilir..” şeklindeki açıklamalarından-Refah Parti

milletvekili Mukadder Başeğmez’in de içinde yer aldığı, Zülfü

Livaneli, Ercan Karakaş, Yaşar Kemal, Eşber yağmurdereli, Oral

Çalışları, Halil Ergün ve Ercan kanar’ın yer aldığı, cezaevindeki

olayları izleme ve uzlaştırma komitesinden- Ve uzlaşı komitesini,

içerideki bölücü örgütün, din düşmanı ABD yandaşlarının dışarıdaki

uzantısı olduğunu belirten, Akit gazetesinden Yaşar

Kaplan’dan(21/7/1996 günkü yazısı)’ söz eden yazısını okuyorum.

Erbakan iktidarı utanmadan Kendi Milletvekilini bile suçlayan

değerlendirmelerde bulunabiliyor, cezaevinde onlarca hükümlü

ölürken. Ve “ Bay- rampaşa’daki tutuklular Solcu, sağcı, ülkücü,

dinci, Kürtçü olabilir, biz demokrasinin evrensel dayanağı insan

hakları için varız. Amacımız ölümleri durdurmaktır..” diyen gurubu

Akit gazetesi, Emperyalistlerin Kapitalist ağa babaların uşağı,

Namussuzlar-ki aralarında Mukadder başaeğmez de var- diye

suçayabiliyor. Bunlarla alay eden Şevket Kazan ise Yaşar Kaplan’a

göre namuslu. Belli ki bu namuslu adamlarla bu toplumun işi var.

Bunlar yarın farklı aldatmacalarla, belki de ABD kucağında karşımıza

çıkıp başımıza bela olurlar gibime geliyor…Göreceğiz bakalım.

Bugün 29/7/1996. Sevgili Bacanak ve baldız Çeşme’nin bir başka

güzelinin koynuna atacaklar. Evet Boyal Koy’a gidiyoruz. Cezayirli

Hasan Paşa’nın heykelinin önünden geçip Ankara’yı aramak için sahil

boyuna indim. Ankara’yı bulamadım, ama yerde bir top buldum. Evet

antik bir top. Herkes başına uçuşmuş Herkes topun tarihi feryadını

izliyor. PTT’ye yakın Çeşme kalesi-ki ayni zamanda Çeşme müzesi-

önündeki Cezayırli Hasan Paşa’nın önünde duruyor savaş topu. Başında

dalgıçlar, içlerinden biri bu araştırma gurubunun başı olsa gerek ki

sürekli talimatlar veriyor topu temizleyen dalgıçlara. Yakın bir

koy’dan çıkarmışlar. Büyük Çeşma Deniz savaşında batan tek Rus

gemisinin bugüne dek çıkarılan en büyük toplarından biri. Denizden

çıkan tüm ganimetler ona teslim edilmesi gerekiyormuş- çasına

Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın önüne atmışlar. Cezayırlı Aslanıyla

birlikte olayı izliyor.

Çeşme balıkçı barınağı; Bayındır A.Ş tarafından “Çeşme Turizm Yat

Limanı” na dönüştürmek için genişletiliyor.

Boyalı Koyundayız. Çeşme’de ilk yapılaşmaya açılan bu 5 km’lık kıyı

bandı, Çeşmeye’ye çok yakın. Buradaki yapılaşmayı , dahası kıyı

saldırganlığını görünce, kendimi karamsarlıklar girdabında buldum.

Hani hint Okyanusunda, cennetin halkaları gibi dizilmiş Adalar var

ya, adı Maldiv. İşte bunun için küresel ısınmadan dolayı çok yakin

gelecekte tamamen sular altında kalacak deniyor. Çeşme de böyle

giderse, yapıların altında kalabilir. Çünkü bunun sinyallerini

Boyalı koy’da alıyorsunuz. Doğanın evrensel boyasını bozanlar Boyal

Koy’a doğa duyarlılığı içinde baksınlar istiyorum.

Boyalı da kıyı yasaları-ki kim taka..-dikkate alınmaksızın denize

sıfır, üstelik estetikten yoksun hangar binası benzeri bir

yapılaşma. Olayı biraz abartacağım: ‘Hani çocuklar vardır, denizden

korkar, bir ayağı deniz de bir ayağı kumda ürkek duruş verirler ya,

yapılarımızın da durumu öyle diyebilirim. Çeşme’nin gelecekte Bodrum

ile yarışacağını söyleyenler beni ürkütüyor. Ya Bodrum’un o mavi ile

yeşili yok eden ariel beyazı beton yığınına dönüşürse Çeşme! Abartı

katsayımı biraz artıracağım. Hani kefen giymiş Bodruma …Yine Sevgili

bacanağın söylediğine göre, yabancılar mülk edinmeye başlamış,

özellikle, talan içerikli, özal’ın ‘Yabancıların Mülk edinmesini

kolaylaştıran’ yasası sonrası. Yabancılar Cennet diyormuş buralara.

Cennet olduğunu biz de biliyoruz. İspanya’da, Fransa’da, Nörveç’te

v.b ülkelerde böylesi cennetler yok mu.? Var! Var da; böylesi talan

kolaylıkları sağlanmıyor, sözde yatarmcı veya bir şekilde

talancılara. Çevreyi ve doğayı kesin tahrip ettirmiyor. Onun için

bizim buralar Cennet, yoksa cennet olduğundan değil. Kendilerine

verilen ödünün adı Cennet. Ödün üstüne ödün veren benim odunlarım,

bunun adını da yabancı yatırım diyorlar. Yabancılar da bizim oduna

mobilya iltifatları yaparak, Tükiye’nin özgürlükler ülkesi olduğunu

sölüyorlar. Biliyorum içinizden “Neee??!!” feryatlarının

koptuğunu.Çünkü biliyorsunuz ki, bu ülkede ‘Netekim’ ler yaşını

büyüterek çocukları astılar. Buna; ‘özgürlüğümüze hayran kaldıkları

için yabancılar yatırım yapıyor’ demeyelim. Bunun adı; bal gibi,

aptallığımıza güvenerek yabancıların ülkemizi yatırmasıdır. Evet;

Yabancı yatırımı değil, YABANCININ ÜLKEMİZİ YATIRMAS bunun adı.

Yeni yeni başlayan sörf tutkunları için Çeşme müthiş bir yer. Zaten

Yel değirmenleri gördünüz mu, bilin ki orda sörf yapılıyor.

Anladınız değil mi, rüzgar sörfünden bahsettiğimi. Çünkü, sörf’ün

tek materyali rüzgar. O da Çeşme ve Alaçatı’da çooook. Ya, Tarihi

taş evleri deyince..Durun oraya da geleceğim, yani Alaçat’ya biraz

sabredin beeeee!

Sevgili Metin ve Nesrin’in gümrükteki işleri çok ve de zor. Günlerce

Yorum Yap