beğendim. Hep kalmak istedim…
Eylül ayının ikinci haftası Çeşme – Alaçatı ‘daydım. Hakkında çok
Eylül ayının ikinci haftası Çeşme – Alaçatı ‘daydım. Hakkında çok
duymuş, okumuş ama bugüne kadar hiç gitmemiştim. Yazık etmişim. Çok
beğendim. Hep kalmak istedim….
Çok beğendim. Hep kalmak istedim…
İstanbul’dan İzmir’e uçakla gittim. Havaalanından araba kiralayarak
Çeşme Ilıca’ya ulaştım.Tatil anlayışım “gezmek-görmek, yemek-içmek”
şeklinde olduğu için her sabah bir başka bölgeye gitmek üzere
otelden çıkıyordum. Sadece ilk günümü oteli inceleyip sahilde
uyuyarak geçirdim. 5 yıldızlı otelleri sevmem.
Soğuk bulurum. Bana iş seyahatlerimi hatırlatırlar. Sheraton’a da
bayılmadım. Promosyonundan faydalandığım için burada konaklamayı
seçmiştim. Gece lobisinde canlı müzik var dediler. Bir akşam kahvemi
orada içeyim dedim. Müzik canlıydı evet. Ama müzisyenleri ölüydü!
Zaten ayaklarımı da sivrisinekler ısırdığından fazla dayanamadan
odama çıktım. Panaromik asansörü şıktı ama asansör boşluğu aynı
zamanda baca görevi de görüyordu sanırım, köfte kokusu bu şıklığa
hiç yakışmamıiştı.
İlk tatil sabahımda Alaçatı’nın sahil kısmında sörf yapanları
izleyerek kahvaltı ettim. Alaçatı Beach Resort’un yanındaki Otto’nun
terasında! Kimsecikler yoktu. Sadece surf meraklıları, güleryüzlü
akıllı personel, üç masada gazetelerini okuyan 6 kişi. İğde ağacında
iğdeler, rüzgarın sesi, camekanlı bölümde güneşin tatlı ısısı,
ağzımda dolgun zeytinlerin ve sıcak çayın tadı.
Oturduğum yerden usta surfçülerin rüzgardan, denizden, havanın
güzelliğinden, ulaştıkları hızdan ne kadar zevk aldıklarını
hissedebiliyordum. Güzel bir sabahtı.
Otto’nun hemen yanındaki Babylon Beach’te bir şezlonga yayıldım
ertesi gün. Rüzgar daha yumuşaktı. Suyun rengi beyaz kumdan, turkuaz
denize yer yer açılıp koyuluyordu. Sığ suda berraklığı ve soğukluğu
bacaklarımda hissederek denize doğru yürümek müthiş bir keyifti.
Kumsal uzun ve tertemiz olduğu için bu kadar zevk aldım belki. Belki
de çok az insan olduğu için…
Akşam arkadaşlarımla buluşup Dalyan’a geçtim. Cevat’ın yerinde Laos
ve tekir yedik. Hakkını vermişler. Yeşilliğini kaybetmeden
hazırlanmış deniz börülcesi ve marine levrek de nefisti. Denizin
hemen kenarında baştan kara bağlı tekneleri seyrederek içtim rakımı.
İşte bir tatil akşamı!
Ertesi gün Aya Yorgi’ye gittim. Üst üste dizili şezlonglarıyla beton
iskeleler “kimin eli kimin koynunda” yatılmış battal bir deniz
yatağı görünümündeydi. Paparazzi’nin bir masasına oturacak oldum.
Snobluğun ayarını kaçırmış patronu, hizmet sektörünün en basit şartı
gülümsemek ve çözüm üretmekten uzak personeliyle son derece itici
bir ortamdı. Hemen terkettim. Çeşme’de Kumrucu Hüseyin’de aldım
soluğu.
Rus işadamı Abramovich’e satıldığı söylenen Çiftlikköy’deki Kum
Beach’i gördüğümde büyülendim. Sahilin güzelliği ve terkedilmişliği
beni rüyalarıma götürdü. Havlumu serdiğim gibi daldım gittim…
Issız bir sahil, beyaz kumlar, berrak deniz, soğuk sığ su ve güneşin
suyun üstündeki ışıltıları… Cennette gibiydim. Bir daha buraya
girmek mümkün olabilecek mi bilmiyorum. Abramovich’in insafına
kalmış!
Cumartesi sabahı kendimi Alaçatı semt pazarında buldum. Ellerimde
torbalar, içinde İzmir tulumu, damla sakızı, kırma zeytin, mor
bamya, kekik balı ve kekik… Gözlemeciye oturup bir çay söyledim.
Boş yer yoktu yaşlı bir hanımın masasına oturmak için izin istedim.
Hınzır bakışlı, başında şapkası ille otorier havalı bir kadındı.
Sohbete koyulduk. Çeşme’de kızı ve torunu, torununun bebeği ile
yazlıklarının tadını çıkaran İzmirli bir öğretmen emeklisiydi.
Mağrur, esprili, güngörmüş bir Cumhuriyet kadınıyla çay içmekten
büyük bir keyif almıştım. Tanışmaktan şeref duyduğumu kendisine de
ifade edip yanından ayrıldığımda “aydın” kelimesinin güzelliğiini
düşünüyordum.
Üç gün üstüste geldiğim Alaçatı’nın sokaklarında dolaşırken burada
olmaktan niçin bu kadar mutlu olduğumu sordum kendi kendime: Cevabı
“kalite”ydi. Mezbelelikle karşılaşmadım hiç. Her yer bakımlı,
uyumlu, kaliteli, kişilikli ve özenliydi. Ama doğaldı da!..
Köşe Kahve’nin en köşedeki sedirine oturup gelip geçeni seyrederek
kakuleli kahve içtim arkadaşlarımla. Huzurluydu. Belki de eylülün
hikmeti… Ve İzmir insanının…
Tuval’de yediğim Carpaccio ve dört peynirli risotto iyiydi. Mevsim
sonu olmasına rağmen servisi özenliydi.
Agrillia’yı methetmişlerdi ama kapanmış, göremedim. Hotiç’in Yaya
restoranı ise son günündeydi denemedim. Çok kalabalık olduğunda
servisin gelmediğini söylemişlerdi zaten… Yıldız Restoran’ın
lezzetli zeytinyağlılarını yeğledim.
Camili meydanda kömür ateşinde pişmiş sakızlı kahve içtim Ercan’ın
yerinde. Nefisti. Sakızlı muhallebisi de! Çeşme ve Alaçatı’da
denediğim bütün sakızlı muhallebiler içinde en çok Ercan’ınkini
beğendim. Karısı pişiriyormuş. Tam istediğim gibi daha akışkan ve
tazeydi. Bayıldım.
Bir de “Ayşe’nin Dolabı” diye bir dükkan var. Bahsetmeden
geçemeyeceğim. Harika beyaz keten gecelik ve sabahlıklar, nevresim
ve masa örtüleri satılıyor…
İstanbul’a döndüğümde Alaçatı’yı Eylül’de görmüş olmanın güzelliğini
yaşadım birkaç gün. Arkadaşlarıma her anlatışımda bir kez daha
yaşadım ılık güneşin altında özenli taş mimarisini, sakızlı
tatlarını, denizin davetkar berraklığını ve Çeşme’nin asilliğini,
huzurunu…


